HOMO SAPIENS’İN GİZİL YETİLERİ ÜZERİNE TEZLER:1


1) Homo Sapiens(Latince’de “bilen adam”) salt biyolojik bir varlık değildir; evrimsel gelişim sürecinde, primatlar arasında yalnız  ona özgü olan Tinsellik niteliğini kazanmıştır.
Heidegger der ki  İnsan  Dasein (orada –varlık) olarak bir Geworfenheit (ortaya fırlatılmışlık) durumu içindedir,  ancak açıktır ki bu “ortaya fırlatılmışın” yazgısı en yakın evrimsel akrabası şempanzeninkiyle bir olamaz. İnsan kendini bilen varlıktır ; karmaşık, beyinsel fonksiyonları ona Us denilen yetiyi kazandırmıştır ve o Ustur ki, Homo Sapiens yalnızca ve yalnızca onunla kavramları ve kavramlar arasındaki ilişkiyi türetmeye ve çıkarsamaya yeteneklidir. Bu gerçek, daha şimdiden İdealar Dünyasının, İyinin, Güzelin, Doğrunun, Sonsuzluğun, Tanrısallığın ve doğal olarak onların karşıtlarının tanımlanabilirliğinin biricik tanıtıdır. Böylelikle Homo Sapiens’in tinsel bir niteliğe sahip olduğu tanısı salt metafizik söylemlerden özenle arındırılmış olur.

2) Nasıl ki güdüler ve dürtüler İnsanın doğal, biyolojik eylemini belirliyorsa, Bilinç ve Us da onun  tinsel eylemini belirler. Doğru, İyi ve Güzel olana ulaşmak  için önce bilmek gerekir; bilmek için ise biricik eylem ilk prensiplerin bilimi olan Felsefe’den başka bir şey değildir.
Felsefe bilme için yapılan düşünsel eylemdir. Us varolduğu için felsefe olanaklıdır; Us olmasaydı felsefeden bahsetmek anlamsız olurdu, tıpkı  farelerin, örümceklerin ya da gorillerin felsefe yapabileceğini iddia etmek gibi.   Platon’un  bir diyaloğunda Meno ile Sokrates arasında dillenen şu paradoksu duyduk;  “Aradığımızın ne olduğunu biliyorsak aramaya gerek yoktur; şayet onu bilmiyorsak onu nasıl ararız, çünkü daha ne aradığımızı bile bilmiyoruzdur.” (Paradox of Inquiry) . Aslında Usun açısından paradoks çözümlüdür, felsefe(araştırmak) olanaklıdır; çünkü felsefe Usun açınımıdır, izlenecek biricik eylem, Kavramların(Özgürlük, İyi, Kötü vb.) Logos içindeki bağıntılarının doğru kurulabilmesidir (Aziz  Yardımlı). Bu ise Diyalektik Yöntemin gerekliliğini imler.  Felsefe, Us’tan çıkar ve ona geri döner( usdışını irdelediği durumlar da dahil). Böylelikle temel vargımıza yeni bir uzam katarız  ; Etik, Siyaset, Sanat , Bilim vb. etkinliklere bakışımız, bu etkinliklerin ussal ve tinsel oldukları düzeye dek, Felsefi olmalıdır. Daha da açık olmak gerekirse, örneğin Bilim sözkonusu olduğunda, nükleer bombanın , kimyasal gazın, biyolojik silahın bilgisinin gerçek Bilim kavramına denk düşmediğini hemen anlarız, çünkü Logos içinde Bilimin gerçek anlamı onun Ahlaklılık ile olan bağıntısıyla çözülür;  salt yoketmeye güdümlü, moral belirlenim ve Sevgiden yoksun  Bilim, aslında hiçbirşeyi bilmiyor demektir.

3) Özgürlük , insan etkinliğini ve eylemini içsel, istençli ve kendinde yapan biricik kavramdır. Ama gerçek özgürlük salt  X ya da Y tikellerinin kendindeliği  değil, bütün tikelleri kapsayan kendindeliktir ki bununla  tam da ussal-evrensel zorunluluğa ait olan Özgürlüğü imleriz.
Özgürlüksüz, hiçbirşey kendinde değildir; birey ancak içsel belirlenimle eylemine sahipse, onun  özgürlüğünden söz edilebilir. Her türlü dışsal belirlenim özgürlük kavramından ayıklanır. Bununla birlikte, Özgür Birey yalnızca ussal zorunluluk içersinde olana boyun eğmelidir. Bu ise derin düşünüldüğünde özgürlükle çelişik değildir, aksine onunla koşut gider. Çünkü gerçek özgürlük keyfi özgürlük değildir; gerçek özgürlük, tek bireyin istencinin aslında bütün bireylerin istenciyle barışık , aynı Logosun parçaları olarak harmoni içinde kapsanmasıdır  ki bu zorunlu çıkarsama ancak ussal bir varlık olan insanın vargısı olabilir. Usun , Yasanın ve Devletin zorunluluğu tam da özgürlüktür ; Hegel bunu tüm yalınlığıyla şöyle tanıtlar ; “Yalnızca yasaya boyun eğen İstenç özgürdür, çünkü onda kendi kendisine boyun eğer, kendi kendisindedir ve özgürdür” (Tarih Felsefesi,s 36).

4) Ahlak , özgür bireylerin eylemlerinin, İyinin ve Kötünün  yargıcıdır. Mutlak Ahlak vardır ; o da evrensel ve ussal olan a priori Ahlaktır. Ahlak, fenomenolojik bir  göreli çokluklar ve saçmalıklar yığını değildir; O  Saltık, Bir ve Tektir.
Homo Sapiens’in özgür ve ussal bir varlık olduğu düzeye dek, törel belirlenimlerin biricik gerçek kaynağı Us ve İdealar Dünyasıdır. Ahlak, ne Kutsal Kitaplar’da öyle yazıyor diye dışsal olanı kabullenmektir, ne de Tanrı öldü diye, İyinin ve Kötünün göreliliğini(Nietzsche), dolayısıyla keyfiliğini öne sürüp yasasızlığı, töresizliği kutsamaktır.  Gerçek Ahlak, çokluklar ve bölünmüşlükler dünyası değildir; örneğin  Hindistan’daki yüzlerce saçma gelenek , İslam ülkelerinde kadını erkeğin yarısına ya da bazen dörtte birine eşitleyen usdışı  Şeriat , insan öldürmenin moral olarak Kötü olduğunu  bile tanıtlamaktan aciz (çünkü Usu a priori inkar ettikleri için Usu kullanamazlar) Nihilist, değersiz  öğretiler, insanın bu keyfi, rastlantısal çokluklar çöplüğünde nasıl da sersem,çaresiz, dışsal çitlerle sınırlandırılmış bir köle olabileceğini sergiler.  İnsanın çaresizleştirilmesine bir başka örnek de Marksist öğretiden gelir; Lenin bunu şu sözleriyle açar: “Biz,(komünistleri kastediyor) ezeli ve ebedi bir ahlaka inanmıyor ve ahlakla ilgili bütün masalların sahte olduğunu gözler önüne seriyoruz.” İnsanın özsel olarak Özgür olmadığını, bireyin maddi dış koşulların ya da salt bir burjuva-proleter diyalektiğinin gölgesinde belirlendiğini önkabul alan bir felsefenin böyle bir çıkarsamada bulunması şaşırtıcı değildir; aksine kendi içersinde son derece tutarlıdır. Ahlakın “masallığı”, Sovyet dönemindeki terör devletinin ve köle-yoldaş diktatoryasının somutluğu ile doğru orantılıydı.

5)  Her kötülük bilgisizlikten gelir; kimse bile bile kötülük yapmaz.(Sokrates)
Kavramlar Logos içindeki bağıntılarıyla düşünüldüğünde berraklaşırlar. Örneğin Şiddet hemen Kötülüğü  imler, çünkü zaten dürtüsel ve usdışı bir harekettir, mantıksal zorunlu değildir ama Zor’un kendisidir; bu yüzden bilgiye kapalı olduğu oranda kötülüğe yakındır.  Tıpkı şiddet gibi, yolsuzluk, hırsızlık , despotizm, fanatizm,kölelik, eşitsizlik,ırkçılık, kapitalizm, emperyalizm, sömürü vb. şeyler de  bilgisizlikle doğru orantılı olarak kendilerini bu dünyada edimselleştirirler. Böylelikle biliriz ki İnsanlık Sorunu dediğimiz şey aslında bir Bilgi Sorunudur. Bu ise insanlık için biricik umuttur, çünkü bilgisizlik salt eğitimle köreltilebilir.  İnsanın İyiliğe olan bütün gizil yatkınlığı(çünkü İyi olana eğilim zorunludur) ussal eğitimle, yani Tin’in sanat, bilim, felsefe etkinlikleriyle, Sonsuz Güzellik İdeası altında kendini açındırır.

Temel kavramlar için referans:
http://www.diyalektik.org/




Bu yazı 2009-12-08 tarihinden beri toplam 783 kere görüntülenmiştir.

 E-Mail: tolgabagci85@gmail.com
Yazar: Tolga BAĞCI 




Yorumlar


2010-01-24 01:53:39
Yorum Yazan: Vatandaş

Başarının sırları, kolay yoldan bilmem ne olmanın yolu türündeki kitapları okumayın. Zinhar zındık olursunuz (!) Bu kitapları yazanlar keselerini doldurup gerçekten başarılı oluyorlar. Bunlara aldanan birileri aranızda var mı?.. Nobel'miş... Nobel'in kimlere verildiğini biliyoruz. Bir zamanlar anti-sovyetik görüşleri sahiplenen anti-komünistlere veriliyordu, şimdi örneğin Pamuk gibi ikinci sınıf yazarlara ya da Obamaya. Mesnevi'ye gelince... Okunabilir elbette, fakat hangi kitaplara öncelik verdiğinize bağlı. Seçerek okunuyor, seçerek okunmalı kitaplar. "Dünyaya" sağlıklı ve gerçekçi bir bakış oluşturduktan sonra, Mesnevi de okunabilir. Fakat bilimsel bir dünya görüşü oluşturmak için değil.
2010-01-19 19:49:24
Yorum Yazan: Tolga Bağcı

Teşekkürler Necmettin Ağabey. Umarım hepimiz güzel bir yıl geçiririz. Önerilerin için de ayrıca sağol. Kendi topraklarımızda gerçekten çok büyük düşünürlerimiz vardı,Mevlana da bunlardan biriydi tabii ki. Sanıyorum bizim sorunumuz şuydu, bir ekol oluşturamadık, düşünmeyi sistematik bir etkinlik, bir gelenek haline dönüştüremedik. O yüzden de bugün dünyada bu değerlerimizle değil türlü türlü saçmalıklarla biliniyoruz. Sevgilerle...
2010-01-19 14:34:19
Yorum Yazan: Necmettin Atalay

Yeniyıl yeniliklerle güzelliklerle dolu olsun. Alexis Carrel nobelli bir yazar.Türkçesi Başarının sırları olan bir kitabı var.Onu okumanı ama mutlak okumanı istiyorum neden dersen seni sevdiğimi biliyorsun. Mesneviyi okuyorum.Mevlana devran deveran deişiniayinle süslemiş.Dönerken alan el veren el figürü bir anlatım. 1250 dedönüşüm yasasını felsefeye çevirmiş.yani utanarak önereceğim Mesneviyi de oku.
2010-01-01 09:33:49
Yorum Yazan: Tolga Bağcı

Mahmut Bey yazınız için teşekkürler. Öncelikle uçtaki materyalist felsefenin de idealist felsefenin de tanıtlaması olanaksız ya da çok zor olan öncüllerle başladığı bir gerçek. Ancak kanımca izlenmesi gereken metod madde-düşünce birliğini öncül alan bir metod olmalıdır ki ancak böyle bir yolla madde-düşünce kopukluğu kendiliğinden düşer ve hangisinin hangisinden çıktığı gibi bir soru doğal olarak gereksizleşir.(ya da bu sorun ertelenmelidir) Kaldı ki bu tezin zıttı, aslında Kant'ın "kendinde-şeyi" gibi oldukça keyfi ve kanımca anlamsız bir görüşe yol açar. Hegel felsefesi salt düşünce değildir,düşünce ve nesneyi bir olarak kavrama girişimidir (ussal gerçektir,gerçek ussaldır). Tarih felsefesinde de maddi süreçleri ve deneysel veriyi hiç bir zaman dışlamaz, çünkü o veriler de bir yasayı izledikleri için bize veri olarak gelmiştir, aksi olsaydı her yerde saçmasapan bir rastlantısallık olması gerekirdi. Aynı durum matematik için de düşünülür, matematiği bile deneyden çıkarsamaya çalışan bir zihniyet vardır ki her ne hikmetse a priori yani zorunlu doğruların duyumlarla ya da sezgilerle edinildiği gibi şaşılası bir varsayımla başlarlar. Bu anlayış içersinde doğal olarak Güzel,İyi, Doğru gibi kavramlar a priori olarak yoktur, bunların hepsi bizim metafizik kuruntularımızdır. O zaman İyiyi,güzeli, doğruyu bile deneyden çıkarmalıyız ki bu tam bir saçmalıktır. Sonuç olarak da tanıtlamasız, göreli, evrensel olmayan bir ahlak sistemi içinde debelenip durursunuz. Bunun dışında dikkat ederseniz Hegel Mantığa giriş yaparken felsefenin bir varsayımla başlamaması gerektiğini özenle vurgular, mantık kendi üzerine dönen bir dairedir, mantık varolmak için fiziğe ihtiyaç duymaz, duyamaz zaten, o düşüncenin açınımıdır, kendi kendini çıkarsamasıdır. Tabii bu meseleler oldukça derin, o yüzden birkaç yorumla açıklığa kavuşturmak zor. Ama umarım en azından temel noktalardaki görüşümü anlatabilmişimdir. Tekrar teşekkürler...
2009-12-31 17:35:42
Yorum Yazan: MB

Feuerbach Üzerine Tezler'i Anlamak adlı yazımdan aktarıyorum: 2. Tez “Nesnel hakikatin insan düşüncesine atfedilip atfedilemeyeceği sorunu, bir teori sorunu değil, pratik bir sorundur. İnsan, hakikati, yani düşüncesinin gerçekliğini ve gücünü, bu dünyaya aitliğini [Disseitigkeit] pratikte kanıtlamalıdır. Pratikten yalıtılmış bir düşüncenin gerçekliği ya da gerçeksizliği konusundaki tartışma, tamamıyla skolastik bir sorundur.” (Marx) Felsefi düşüncelerin, tezlerin hakikiliği (doğru olup olmadığı, gerçeğe uygun olup olmadığı) dü-şünce alanı içerisinde gösterilemez. Toplumsal pratiğin ürettiği düşüncelerin hakikiliği (doğruluğu, geçerliliği, uygunluğu), yani gerçekliği ve gücü, “bu dünyaya aitliği”, ancak insanlarla, nesnelerle, dünyayla etkileşim içerisinde, pratik faaliyetlerle sınanır, değerlendirilir. Bunu yapan insanlardır. Tarihsel gelişme ve bilimsel düşüncedeki ilerleme böyle gerçekleşir. Bu noktada, matematik ve felsefeyi karşılaştırabiliriz. Matematikte, teoremlerin ispatı ma-tematiğin alanı içerisinde kalınarak yapılır. Bu konuda bir tartışma olmaz, çünkü matematikte sabit öncüller, herkes tarafından kabul edilen aksiyomlar vardır. Matematik bu dünyadan, nesnellikten soyutlanmıştır (örneğin tam sayılar) ve tarihsel gelişim içerisinde giderek özerkleşmiş, dünyada karşılığı olmayan noktalara ulaşmıştır (örneğin karmaşık sayıların fiziksel gerçekte karşılığı yoktur). Felsefe de matematik gibi özerkleşmiş bir düşünce alanı olarak görülebilir, ancak felsefede herkes tarafından kabul edilen öncüller yoktur. Öncüller ya idealizm ya da materyalizm adına sabitlenir ve bu yapıldıktan sonra kendi içerisinde tutarlı bir felsefe sistemi geliştirilebilir. Her felsefe bir başkası tarafından eleştirilebilir, ancak bu eleştiri tarihsel pratik içinde gerçekleşir. Matematik bu dünyada somut birçok işe yarayan, herkesin kabul ettiği bir modelleme, felsefeyse bu dünyada ideolojik işlevlere sahip, toplumsal ilişkilere bağımlı bir düşünce etkinliğidir. Her ikisinin de toplumsal gelişim içerisinde somut ihtiyaçlarla ilişkili, somut bir gelişim tarihi vardır ve bu durum onların gerçekliğini oluşturur. Şimdi de, bir analoji yapalım. “Tavuk mu yumurtadan çıkar, yumurta mı tavuktan çıkar” döngüsünde, verili düşünsel alan içinde kalınarak “başlangıçta tavuğun mu yoksa yumurtanın mı” var olduğuna karar verilemez. Sadece düşünerek “ilk önce tavuk yumurtadan çıkmıştır” ya da “ilk önce yumurta tavuktan çıkmıştır” önermelerinden hangisinin doğru olduğunu bulamayız. Öner-melerden birini kabul etmek, skolastik bir kabul edişe uygun düşer ve diğerinin reddine yol açar. Burada, somut gerçek olan sürecin bir yönünün kavranıp, diğer yönünün göz ardı edilmesi söz konusudur. Her iki önerme birlikte bir kısır döngü (fasit daire) oluşturur. Bu düşünsel döngüde ne kümes, fol, horoz gibi somut öğeler vardır, ne de bunların oluşturduğu süreçler tüm zenginliği ve bütünlüğü içerisinde dikkate alınır. Bu döngüden kurtulmanın yolu, spekülatif düşünce sürecini bırakıp, gözlerimizi yaşadığımız, gerçek dünyaya çevirmekten geçer. Böylece, skolastik veya metafizik düşünceden kurtulmak mümkün olur. İşte o zaman, tavuğun evrim sürecinde nasıl oluş-tuğunu, yumurtaların nasıl geliştiğini vs. değerlendirmek olasıdır. Öyleyse felsefeyi, somut felsefelerden yola çıkarak mercek altına alalım... Duyularımızın gerçeği doğru biçimde yansıtıp yansıtmadığı ya da düşüncelerimizin gerçek ve doğru olup olma-dığı üzerine düşünmek, felsefe alanı (“teori”) içinde hangi sonuçlara varmıştır? Duyularımızın ötesinde bir şeyin var olup olmadığı bilinemez, duyularımızın gerçeği doğrulukla yansıtıp yan-sıtmadığı bilinemez tezi (Hume) ya da bilinemez bir kendinde-şey (Ding an sich; eşyanın özü, numen, karşıtı fenomen) vardır tezi (Kant), Hegel idealizmi tarafından “bir bilinemez vardır” sa-vının çelişkili olduğu sergilenerek çürütülür. Bir bilinemezin veya kendinde-şey’in varolduğunu ya da daha utangaç bir biçimde var olabileceğini söylediğimizde (düşündüğümüzde), bilinemeze “varoluş” gibi zihni bir kategoriyi uygulamış oluruz, ki bu da onun sahip olduğu anlamla bir çelişki oluşturur. Daha popüler bir şekilde ifade edilirse; gerçekliği utangaçça da olsa zihinden, bilinçten bağımsız olarak kabul eden bu agnostisizm (bilinemezcilik), “gerçeğin içinde bilinemezin varolduğunu nereden bilebiliyoruz?” sorusuyla çürütülebilir. Öyleyse, “gerçek olan her şey ussaldır” önermesi kabul edilirse bu çelişkili durum ortadan kaldırılır. Peki ussal olan nedir? Bu soru Hegel tarafından “ussal olan gerçektir” cevabıyla, ilk önermeyle birlikte bir döngü oluşturarak yanıtlanır. Ancak, bu döngü oluşturan önermelerin yadsınması da mümkündür. Örneğin bu tür önermeleri eleştiren Feuerbach’a göre, “hakikat, gerçeklik, duyusallık özdeştir.” Şunu da ekler: “Eski felsefe, sadece rasyonel-olan hakiki ve gerçektir, derken, yeni felsefe de, sadece insani-olan hakiki ve gerçektir, der; çünkü rasyonel-olan sadece insani-olandır; aklın ölçütü sadece insandır.” Bunlardan şu sonuç çıkar; bütün bir felsefe (“teori”) alanı içinde olanaklı bir çok düşünce, sonu gelmez döngüler oluşturacak şekilde türetilebilir. Ancak, bütün bu çeşitliliğe karşın, her felsefe madde ve düşünceden birini öncül olarak kabul etmek durumundadır. Buna göre bütün felsefe türleri, ya materyalizm ya da idealizm cephesine katılır. Düşüncelerin üretiminde yaşamın, yani eylemin, pratiğin kendisinden yola çıkılır, ama farklı bir dünyaya geçilmez, yaşamın, eylem ve pratiğin içinde kalınır. Felsefi ideolojiler, toplumsal pratik içerisinde ideolojik işlevlere sahip düşünce (bilinç) biçimleridir. Onların içeriklerine bakarak hakikatli olup olmadıkları söylenemez. Geliştirilen düşüncelerin, insanların pratiği tarafından ispatlanacağı, deneneceği, geliştirile-ceği kabul edilmezse, spekülatif-metafizik bir düşünme alanının içinde debelenilir. Düşüncelerin gerçekliği ya da gerçek-dışılığı konusundaki tartışma, tarihsel pratikle bağlarını yitirdiği zaman, skolastik alana, felsefi inançla ilgili alana, filozofların tarih boyunca ürettiği sonu gelmez düşünce döngüleri alanına girmemizi sağlar. Mutlak hakikate ulaşmış bir “teorik” düzlem varsayılabilir, ancak bunun pratik geçerliliği yoktur. Çünkü, tarihsel süreç içinde böyle arı, değişmeden kalan kavramsal bir boyut görülmez. Yalnızca bir düşünüş biçimi, birileri tarafından evrensel bir felsefi söylem olarak sunulabilir. Örneğin, Hegel’in başı ve sonu olan düşünme sürecinden başka bir şey olmayan felsefi sistemi, sadece düşünerek doğrulanamaz ya da yanlışlanamaz. Bu nedenle, sko-lastik biçimde ya kabul edilir ya da benimsenmez. Hegel’in düşüncelerinin belirli bir toplumsal ve tarihsel pratik içinde, kendi döneminin dünyasındaki somut karşılıklarıyla birlikte ele alındığında, bir gerçekliği ve göreli doğruluğu vardır. Düşüncelerin gerçekliği, kendi varoluşunun gerçeğinde, içinde bulunduğu toplumsal gerçekte oluşur. Bu dünyaya ait olmayan, bu dünyadaki değişime katılmayan, bir süreç ve etkileşim içinde oluşmayan, kendi başına gerçek olan düşünceler yoktur. Düşünmek, kurgulamak, tasarlamak yaşamsal-gerçek, somut bir faaliyet olarak kavrandı-ğında, felsefi düşünce düzleminin sınırlarını görmek mümkün olur. Tarihsel süreç içerisinde filo-zoflar ve diğer insanlar, dünya hakkında çeşitli düşünüş biçimlerine sahiptir. Her kavramın insan-ların düşünce süreçlerinde bir yeri olması, onların tarihsel olmaları anlamına gelir. Ussal olan her şey (bilgi) tarihseldir, tarih içerisinde oluşur. Her olgu da tarihsel gelişim içerisinde ussal olarak kavranabilir. İnsan, faaliyet, nesne, düşünce, gerçeklik gibi öğeler, sadece yorumlanacak, üzerinde düşünülecek, teorinin işleyeceği soyut kavramlar olarak değerlendirilirse (soyut bir diyalektikle ilişkilendirilseler bile), metafizik bir felsefi tutum sergilenmiş olur. Tüm tarih ve gerçekliği, ne kadar kapsamlı olursa olsun bir felsefenin içeriği olarak kabul etmek, ideolojik bir illüzyondur. Felsefenin soyut kavramsal öğeleri, somut tarih içinde, toplumsal ilişkilerle birlikte değişen top-lumsal yaşama ait öğelerin yansımasıdır. Düşünmek, yorumlamak, felsefe yapmak, toplumsal pratik içerisindeki edimlerdir ve bu pratik tarafından koşullanır. Feuerbach’ın felsefesi dahil eski materyalizmin başlıca kusuru, nesnel dünyayı, felsefenin soyut düşünsel nesnelerinin dünyası olarak kavramasından kaynaklanır. Oysa, onların felsefi dünyaları, nesnel dünyanın, insan pratiğinin bir yönüdür. 18. yüzyıl Aydınlanma felsefesi ve ma-teryalizmi, gelişen toplumsal ilişkilerin ideolojik yansımalarıdır. Onların felsefelerinde yer alan ve 17. yüzyıl metafiziğine (Spinoza, Leibniz vb.) karşı yöneltilen görüşler, burjuvazinin dine ve kilise kurumuna karşı yürüttüğü mücadelenin felsefi-ideolojik biçimdeki yansımasıdır. Toplumsal konulara ilişkin yorumları da, gelişen sivil toplumun çeşitli yönlerinin, (örneğin ticaret ve mülkiyet özgürlüğüyle, insan hakları bildirgesinin yazılmasıyla sonuçlanan toplumsal pratik gelişmelerin) felsefi bilinçle dışavurumudur. Eski materyalistler, felsefelerinin soyut kavramlardan oluşan dünyasıyla, kavramsal dünya-larıyla, somut ve duyumsadığımız dünyayı açıklamaya (“yorumlamaya”) çalışmış; ancak, felsefi düşüncelerinin, gerçekte değişerek varolan dünya içerisindeki yerini ve düşünceleriyle gerçeklik arasındaki ilişkiyi, etkileşimi yeterince değerlendirip, sorgulamamıştır. Demek ki, filozofların geliştirdiği düşünceler, yaşadıkları dönemin toplumsal gerçekliği içerisinde bir anlama sahiptir. Bu anlam, onların ideolojik işlevidir. İçeriklerine bakıldığındaysa, felsefi düşünceler, içerdikleri soyut, metafizik kavramlarla, toplumsal yaşamda ispatlanabilir, pratikte sınanabilir özellik göstermezler. Doğal ya da toplumsal süreçleri ve olguları doğru biçimde kavrayıp kavramadığımızı anlamanın yolu, sadece ve sadece bu doğal ve toplumsal süreçlere müdahale edebilmekten, onları kısmen de olsa yönlendirebilmekten, denetleyebilmekten geçer. Doğa bilimlerinin izlediği bu yol, toplumsal ve tarihsel sürecin incelenmesinde de kullanılabilir tek bilimsel yoldur. Tarihi ve toplumsal gelişmeyi kontrol altına alabileceğimiz, tarihsel-toplumsal pratik tarafından sınanıp geliştirilen düşünceler oluşturmak, toplumsal süreçlerin de-ğerlendirilmesinde tek geçerli bilimsel yöntemdir. Bu nedenle, siyasal pratik içerisinde geliştirdi-ğimiz düşünceler, bu pratik aracılığıyla toplumsal-tarihsel süreçlere yön verebildiği, onları biçim-lendirmemize izin verdiği ölçüde, bilimsel bir yaklaşıma sahiptir.
2009-12-31 13:06:20
Yorum Yazan: Tolga Bağcı

Sayın Yazar, görüşlerinize katılıyorum. İnsandan kopuk bir felsefe anlamsızdır, zaten ussal bir aktivitenin yine ussal bir varlık olan insana dönmesi zorunlu olandır. Ancak yaygın bir anlayışa göre İdealist felsefenin ( Alman ekolü) insandan kopuk olduğu iddia edilir ki, bunu bir ciddi yanılgı olarak görüyorum. İdealist felsefe, Biçim ve İçeriği birlikte kavrayan bir felsefedir, olgular ya da "gerçek dünya" anlamsız değildir, aksine düşünceyle uyum içindedir. İnsan da ussal bir varlık olduğundan, güvenebileceğimiz yegane aktivite Kavram ve Düşüncenin açınımı , yani Mantıktır. Ve bu Mantık elbette realiteyi de kapsar, çünkü ideal ve reel aslında birdir, birbirinden kopuk olması saçmalığın ta kendisidir. Yorumunuz için teşekkürler...
2009-12-31 00:20:54
Yorum Yazan: Yazar

Felsefe dünyaya bakışımızda temel perspektiflerden biri. Bilimin, sanatın, ahlakın yanıbaşında. Bilgi sevgisi (philosophia) gibi kökensel anlamının çağrıştırdıklarından, soyutlama tutkumuzdan "dünyaları verseler" asla vazgeçmeyiz. Prometeusun ateşinin saçtığı aydınlık üzerimizde olsun. Pandora'nın kutusundan dünyaya yayılan kötülüklerle mücadelemizde bilimsel düşünce, "realist" felsefe yolumuzu aydınlatsın. Günümüzün gerçek Cerberus'larına karşı özgürlüğe giden yolu bulmada gerçekçilikten sapmayalım. Fakat felsefenin sınırlı bir alan olduğunun da ayırdındayız. Çok havalandık mı, güneşe yaklaştıkça kanatlarımızdaki balmumu eriyip, yere gerisin geri düşeriz.
2009-12-12 20:33:37
Yorum Yazan: Alkali

Marksist Araştırmalar internet sitesinde diyalektik.org'ta yer alan bazı düşünceleri eleştiren bir yazı yayınlandı. Yazının başlığı "Bir Hegel Karikatürü". İlgilenler için sitenin adresi şöyle: http://marksistarastirmalar.org
2009-12-09 00:07:58
Yorum Yazan: Tolga Bağcı

@ Tahir Bey : Sanıyorum bir noktayı yanlış anlamışsınız, ben de metafizik olarak açıklanmaması gerektiğini düşünüyorum, ama kavramsal olarak gerçekle koşutluk içinde Usla açıklanması olanaklıdır, buna "toplumsallık" da dahil. Zaten toplumsal düşünülmeyen bir Özgürlük , gerçek değildir. Bu 3.önermede çok açıktır. Sovyetlere gelince, bence siz de Sovyet Tarihi bilginizi gözden geçirip bunu Özgürlük ( olması gereken kavramıyla) açısından bir irdeleyin. Özgürlüğün ilk yaşandığı ülke demişsiniz, gerçekten çok ilginç bir önerme. Eşitlik elbette özgürlük için gerek koşuldur, ikisi birbirinden ayrı düşünülemez ama yeterli koşul değildir. @ Diyalektik Mantık: Aziz Yardımlının yorumlarını doğru bulmayabilirsiniz ama bence bu kadar kolay bir "cahil" damgalamasını haketmiyor. Benim de kendisinin katılmadığım görüşleri var ancak Marksizm konusunda birçok Marksistin göremeyeceği, çok yerinde tespitleri olduğunu düşünüyorum. Çeviri konusunda Aziz Hocanın ilk bakışta zor bir dili olduğunu kabul ediyorum ama bence biraz alışınca çok akıcı ve duru bir hal alıyor. Evet bazı kelimelerde biraz aşırıya kaçtığına katılıyorum ama genele bakınca içselleştirilmesi mümkün bir dil. Türkçenin böyle bir zenginleşmeye (en azından felsefe dilinde) gereksinimi var. Çeviri önerileri için teşekkürler.
2009-12-08 18:48:56
Yorum Yazan: Diyalektik mantık

"Terör devleti", "köle-yoldaş" gibi gerçeği yansıtmayan kavramlaştırmalara burada değinmeyeceğim. Ancak şu noktayı vurgulamak istiyorum: Aziz Yardımlı, diyalektik ve Marksizm konusunda kelimenin tam anlamıyla bir cahildir. Diyalektik.org sitesinde yer alan bazı yorumları okunduğunda, Marksizme dair kavrayışlarının ne kadar acayip olduğu görülecektir. İdea yayınlarının çevirilerinin ise çok kötü olduğu yaygın olarak kabul edilmektedir. Bir insan Hegel felsefesini bu kadar anlaşılmaz kılabilirdi... Oysa örneğin, Tarihte Aklı Oğuz özügül'ün çevirisiyle okumak çok keyiflidir. Yine Nejat Bozkurt'un Hegel çevirilileri var örneğin... Hegel felsefesini anlamak isteyenler için, öncelikle bahsettiğim bu çevirmenlerin çevirilerini okumalarını öneririm. Başlangıç için kanımca en iyi kitapsa, Tarihte Akıl'dır; daha sonra Mantık, Tinin Fenomenolojisi vd. okunmalıdır. Şimdilik bu kadar.
2009-12-08 18:42:46
Yorum Yazan: tahir mahmuter

iyilik kötülük güzellik... vb kavramlar bu şekilde metafizik bir şekilde açıklanamaz. ayrıca tinsel olan şeylerden bahsederken eksik bir nokta var. toplumsal olan kavramların üstünde bir açıklama ile irdelenemez. özgürlük bireysel ise tek bişey ifade eder kolaycılık.ayrıca sovyetler birliği hakkında birşeyleri yeniden okuman gerekmekte. eşitliğin ve özgürlüğün ilk yaşandığı ülkeden bahsederken biraz daha bilgili olmak gerekmekte. eşitliğin olmadığı bir yerde kimsenin özgürlüğünden bahsetme şansımız bulunmamaktadır.saygılarımla.

Yorum Yaz


İsim:

E-Mail:

Yorumunuz:



Son 10 Tolga BAĞCI Yazısı


Tarih: 2010-02-09     EVRENSEL ŞİZOFRENİ : POSTMODERNİZM
Tarih: 2009-11-05     HATIRLA 5 KASIM'I, BARUTU VE İHANETİ
Tarih: 2009-08-10     ÜLKEM İÇİN HEDONİST MANİFESTO

Konuk Yazarlar

Son Yorumlar

HAFTANIN FOTOĞRAFI: REFERANDUMLU DEMOKRASİ

Kullanıcı Hesabı


   

E-Mail Listesi


Anket

12 Eylül 2010 tarihinde yapılacak referandumda nasıl oy kullanacaksınız?